Özgürlüğün başkenti New York

Göz alabildiğine yükselen gökdelenler, binaların dış cephesine yerleştirilen rengarenk reklam panoları, kalabalık kelimesinin az geldiği caddeler, tiyatrolar, sinemalar, opera sahneleri… Hemen herkesin merak ettiği ve bir gün mutlaka gitmek istediği yegâne dünya şehri New York! Manhattan, Broadway, Central Park ve nicesi… Amerika’nın kalbi ve en büyük şehirlerinden birinde, New York’tayız…
Yurtiçi ve yurtdışına yapılan her seyahat insanın ufkunu genişletir. Farklı kültürleri görmek, farklı insanları tanımak ve onlarla bir şeyler paylaşmak çok şey öğretir insana. Yapılan gezide söz konusu New York ise eğer, bambaşka bir deneyim yaşatıyor. Amerikan filmlerinde görmeye alışık olduğumuz sokak ve caddeler, tek katlı evlerden göz alabildiğine yükselen gökdelenlere uzanan panoramik bir bakış, binaların üzerlerine yerleştirilmiş ışıl ışıl, rengârenk, baş döndüren reklam panoları, bar ve kulüpleriyle ünlü ‘arka sokak’ları ve dünyanın çoğu yerinde göremeyeceğiniz araba modelleri, inanılmaz bir duygu yaşatıyor. Seyretmeye doyamadığınız bir Amerikan filmi içinde başrol oyuncusu gibi hissettiriyor insana kendini. İçimizde bin bir heyecan, görmeyi hayal ettiğimiz mekanlarla başlıyoruz New York sokaklarında gezmeye…
New York’un cenneti
Klasik Amerikan filmlerinde görmeye alışık olduğumuz ve Amerika ile bağdaştırdığımız gökdelenlerin uzağında, benim görür görmez New York’un cenneti adını verdiğim tek katlı şirin evlerin bulunduğu mahallelerden başlıyoruz gezmeye. Aslında o tek katlı evleri görüp, iç geçirmişizdir çoğu filmi izlerken. Ama nedense hep gökdelenlerle özdeşleşmiş buralar. Önünde bahçesi bulunan, giriş kapısının hemen sağ tarafında kapalı araba garajı olan bu şirin evler, özenle yan yana sıralanmış. İnanılmaz bir düzen hakim bu mahallelerde. Sokaklar adeta cetvelle çizilmiş gibi. Evlerin görüntüsünü, yaşlarını tahmin etmekte zorlandığımız devasa ağaçlar kapatıyor. Yeşilin, sarının ve kızılın her tonunu görmek mümkün bu ağaçlarda. Betonlarla kaplanmış şehir imajını yerle bir eden bu mahalleler insana huzur veriyor. Çoğunlukla 50 ve üzeri yaş grubunun ikamet ettiği bu mahallelerde, insanlar kendi halinde, bağımsız bir yaşam sürüyor. Günün hemen her saatinde evin önünde ya da pencereye çıkmış bir insan görmek neredeyse imkânsız. Türk toplumunda görmeye alışık olduğumuzun aksine, bu mahallelerde ve hatta New York’un genelinde insan arası ilişkiler oldukça zayıf. Herkes kendi haline yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Özgürlüğe yolculuk
Yeşilin her tonunu doya doya yaşadığımız o şirin mahallelerden çıkıp, bir tren istasyonunda alıyoruz soluğu. Rotamız görmeyi dört gözle beklediğimiz, New York denince akla gelen ilk yer olan Manhattan. Tren bize doğru yaklaştıkça heyecanımız da kat kat artıyor. Trene binip, yerlerimizi aldıktan sonra, bilet kontrolü için yanımıza gelen görevli, eski Amerikan filmlerini hatırlatıyor. Tren ağır ağır ilerlerken merak dolu gözlerle camdan dışarıyı izliyoruz. Tren ilerledikçe çevrenin uğradığı gözle görülür değişim bizi çok şaşırtıyor. Tek katlı şirin evlerin, devasa ağaçların yerini önce eski, yıkık dökük evler alıyor. biraz daha ileride yıkık dökük evler yerini, kızıla yakın bir renge sahip olan ve pencerelerin önünden aşağı doğru sıralanan merdivenlerin yer aldığı 15-20 katlı apartmanlara bırakıyor. Trenin katettiği her mesafede şaşkınlığımız biraz daha artıyor. Yerleşim yerleri arasında bu farklılık şaşırtıyor bizi. Binalar giderek yükselmeye başlamışken Manhattan’a yetişmek üzere olduğumuzu anlıyoruz. Şimdi kalplerimiz yerinden fırlayacakmışçasına atıyor. Büyük bir heyecan ve umutla iniyoruz trenden. Oldukça karışık ve kalabalık bir istasyonda, 8. Cadde’ye çıkan merdiveni bulup yöneliyoruz. Artık uykularımızı kaçıran, geceleri rüyalarımıza giren o efsane adada, Manhattan’dayız…
Bambaşka bir dünya
Tren istasyonundan 8. Cadde’ye çıkan merdivenin tepesinde, yüzümüzde şaşkınlılığın, heyecanın ve daha tarif edemeyeceğiz birçok duygu ifadesiyle bir süre bekledik. Bambaşka bir dünyaya adım atmayı bekliyor gibiydik. Karşımızda kat sayısını tahmin bile edemeyeceğiz yükseklikte binalar, trafik yoğunluğundan arka arkaya sıralanmış arabalar ve durmadan ilerleyen, bir yere yetişmek için koşturan insanlar… Bir anda yaşadığımız şaşkınlık ve etrafımızdaki hareketin hızlılığından başımız dönüyor. Elimizde Manhattan adasının bir haritasıyla yürümeye koyuluyoruz. Yüksek katlı binaların ve o efsane caddelerin arasından etrafımızı izleyerek yürüyoruz. Restoranlar, kafeler, kitapçılar, yol kenarlarına dizilmiş müşteri bekleyen sarı, siyah ve kırmızı taksiler eşlik ediyor bize yolumuz boyunca. 8. Cadde’den kıvrılıp, 7. Cadde’ye sapıyoruz. Her cadde ayrı bir hikaye, her manzara ayrı bir heyecan veriyor. Sürekli koşuşturma halinde olan ve ellerinde fotoğraf makineleriyle fotoğraf çeken turistlere çarpa çarpa ilerleyen Amerikalılara şaşkınlıkla bakıyoruz. Geldiğimizden beri şaşkınlığımızı hiç kaybettirmeyen bu şehir, bir kez daha büyülüyor bizi.
Işıldayan meydan
Amerika’nın kalbi New York’ta, New York’un kalbi Manhattan’da, Manhattan’ın kalbi de Times Meydanı’nda atıyor. Dünyanın her tarafından insanların görmek için akın akın geldiği o meydan, gündüz saatlerinde bile ışıl ışıl karşılıyor insanı. Gökdelenlerin dış cephesine yerleştirilmiş reklam panoları karşılıyor insanları. Günün her saatinde kalabalık olan Times Meydanı, tiyatro, sinema salonları ve opera sahneleriyle de ünlü. Meydanın tam ortasında yer alan yaklaşık 50 basamaktan oluşan kırmızı merdivenler, ayrı bir hava katıyor meydanın güzelliğine. Gün boyu Manhattan sokaklarında dolaşıp yorulanlar, manzarasını reklam panolarının ve kalabalık insan topluluklarının oluşturduğu bu merdivende oturup, beraberlerinde getirdikleri içecekler yudumluyor, yemeklerini yiyorlar. Akşam saatlerinde kalabalık giderek artıyor Times Meydanı’nda. Reklam panolarının ışıkları daha bir belirginleşiyor. Gökdelenlerin rengarenk ışıkları apayrı bir hava katıyor.
En yüksek gökdelen
Times Meydanı’ndan sonraki durağımız 5. Cadde üzerindeki Empire State Building… Yapımı 1932 yılında tamamlanan bu bina, Chicago eyaletinde bulunan Sears Kulesi’nden sonra dünyanın en yüksek ikinci binası olma sıfatını gururlar taşıyor. Kışın bazı zamanlarında alt katlarında olanların yağmuru, üst katlarında olanların ise kar yağdığını gördüğü bu efsane binanın uzunluğu, tepesinde bulunan antenle birlikte tam 443,2 metre. 102 katın ve 1576 merdivenin bulunduğu binanın tepesine 1960 yılında yerleştirilen fener sayesinde, bina 160 kilometre öteden görülebiliyor. Açık bir havada binanın seyir terasından Amerika Birleşik Devletleri’nin beş eyaletine kuş bakışı bakmak mümkün. Empire State Building’i her yıl milyonlarca insan ziyaret ederek, seyir terasından Amerika’nın eşsiz manzarasını kuş bakışı izliyor.
Betonlar arasındaki cennet
Empire State Building’in ardından rotamız, uçsuz bucaksız 5. Cadde’nin sonunda yer alan ve gökdelenler arasındaki cennet unvanını sonuna kadar hak eden Central Park. 1850 yılında yapımına başlanan ve 1853 yılında açılışı yapılan Central Park, içinde barındırdığı yemyeşil ağaçları, birbirinden güzel yürüyüş ve bisiklet yolları, insanları kendine hayran bırakan gölleri ile cennetin dünyadaki resmi gibi. New York’un 24 saat tükenmeyen koşturmasının, yüksek trafik seslerinin arasında, insana sükutu ve dinginliği vadeden park, şehrin keşmekeşinden bunalanların tercih ettiği ilk ve tek adres. Girişinden adım attığımız anda bize kuş sesleri ve hafifçe esen rüzgarın ağaç yapraklarını hareketlendirmesiyle ortaya çıkan hışırtı, bize huzur veriyor. İçerisinde birçok aktivitenin yanı sıra bir de küçük bir hayvanat bahçesi bulunan Central Park’ı her yıl ortalama 25 milyon turist ziyaret ediyor. 800 metre eninde ve 4 kilometre uzunluğundaki Central Park, 120 farklı bitki, 30 bine yakın ağaç ve 130 hayvan türüne ev sahipliği yapıyor.

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*